İstiklal Marşı'yla ‘korku’dan ‘umud’a yönelmek


MUSTAFA YÜREKLİ

İstiklal Marşı’nı anlamanın bir yolu da, Mehmet Akif Ersoy’un o metni nasıl bir gönül ikliminde yazdığını ve ‘umut’u nasıl ‘korku’nun karşısına çıkardığını anlamaktır. Dizeler daha kurulurken kelimelerin hangi ruh mevsimlerinden geçtiğini, imgelerin oluşum koşullarını düşünmek ciddi bir imkan doğurabilir.   

Mehmet Akif, Balkan Savaşı’nı, Birinci Dünya Savaşı’nı, Milli Mücadele'yi, iki dünya savaşı arasındaki o dehşetli dönemi, 1912 – 1936 yılları arası dünya çapında büyük bunalımı yaşamış bir şair; kapitalizmin, faşizmin ve sosyalizmin yükselişine tanıklık etmiştir..  Ömrünün son deminde savaşlarla yukarıdan aşağıya yıkılıp imparatorlukların ulus devlete dönüştürülmesine, toplumsal altüst oluşlara tanıklık etmiştir. Kısaca şairin ruhu, korku ile ümit arasında, o netameli alacakaranlıkta salınmak zorunda kalmıştır!

Osmanlı İslam devletinin “yıkılış”ından itibaren ülkenin önünde kapitalizmin, faşizmin ve sosyalizmin somut ve yakın bir proje olarak belirişi, Mehmet Akif’in gözünü korkutmamıştır. Sonraki yenilgiler, devrimler ve hayal kırıklıklarının da yok edemediği bir göz kamaşması bu. Çünkü bütün bu tarihi duraklarda İslam için yeni arayışlardan güç bulmaktadır: “Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!” demektedir. Ayrıca Batı’nın “medeniyet” canavarına dönüşmüş müreffeh toplumları, “Nasıl böyle bir imanı boğar?”

Kaynak, yaşanan tarih ve tecrübe değil sadece. Rutinin, gündelik hayatın donmasının, zorbalıkta yağ bağlamasının korkusunu ve sıkıntısını yenmekte,  sevgi ve umut ile geleceği biçimlendirmektedir. Mehmet Akif’in hep umuda tutunma duygusunda, şairliğinden çok mütefekkirliğinin payını unutmamak gerekir. Tarihe, maveranın zirvelerinden bakıyor, bir ezel-ebed ufkundan bakıyor. Aktüaliteye fazla da takılmıyor, gerçekliğe yenilmiyor yani.

Kıyıcılığın ve kinin karşıtı, muarızı, hiç şüpheniz olmasın alicenaplıktır, cömertliktir, vericiliktir. Alicenap bir alternatif, ama fazla alicenapça ve fazla ahlakçı olabilir – böylece “orijinal” duygunun, faziletin artık acılaşması gerekiyor. Ezilenlerin, horlananların, yurtları başlarına yıkılanların umutlanmasını sağlayan o “daha iyisini özleme” duygusunun üzerindeki tozu, kiri, boyayı silip onu tamamen ortaya çıkarmayı aranmıştır hep İstiklal Marşı’yla.

Umudun içerdiği, beraberinde getirdiği başka duygular var; bilgelik, sadakat (hakikate, dünyaya ve insanlara), sevgi, güven, cömertlik, iffet, merhamet, hakkaniyet, adalet, cesaret, sabır, sebat, affedicilik ve tevazu…

Tevazu; başımıza gelen tüm kötülüklere rağmen bir tür ağırbaşlılıkla onu kabul ederek ama yine de umudu kaybetmeden; kırılganlığımızın farkında olarak ama yine de henüz-var-olmayan karşısında, mümkün ya da ihtimal dahilinde olan, sonsuz sayıda tecrübe karşısında bir açıklıkta durarak çaba göstermek: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! / Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. / Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Tarihin anlamsızlığının, politikanın saçmalığının verdiği hoşnutsuzluk, insanları bir arayışa itiyor Mehmet Akif’e göre. Umudun gerçekten umut olabilmesi için hayal kırıklığına uğraması gerek.. Mehmet Akif, “kötü” tecrübelere de açıktır; yenilgileri, duvara toslamaları görmezden geliyor değildir. Umudun inşasında, bu yıkıntıların tuğlalarını da kullanacaktır; hatta onlarsız yapamayız, diye düşünüyor. Ama netice çıkarmalı, öğrenmeli ki, yeni bir şey inşa edilebilsin: “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın./ Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın./ Doğacaktır sana va'dettigi günler Hakk'ın... / Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”

Batı’nın ütopyalarından kurtularak İslam dünyasının pek çok yerinde ibadetler (eylemler, örgütlenmeler, ortaklıklar) birer parıltı halinde kendilerini gösteriyor ta o günlerden. Bu anlamda, bu türden “yeni” sosyal, ekonmik ve politik hareketler için, kendi medeniyetimizi inşa için umutvarız: “Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı” Bu ontolojik umut değil de nedir? İnsanın imana ihtiyacı olduğunu, kulluğa yetenekli bir canlı olduğunu; Allah’ın rızasını umut edip o umudun peşinden gitmenin, ibadet, infak ve şehadetin onu insan yapan hususiyetler olduğunu düşünüyor. Tevhit kelimesini hatırlatayım: “Allah’tan başka ilah yoktur.” Mehmet Akif, beşeri yetmezliğin, yetinmezliğin, aramanın, insanın “özü” olduğunu düşünüyor. Tarihsel tecrübe içinde, eylemle mümkün kılınabilecek, kuvveden fiile çıkartılabilecek olan bir arayış, bir umut. İhtimal dâhilindeki haikkatin ve imkân lütfedilmesi olarak tahakkuk.. ‘Oluş’un ilahi ilim, irade ve kudret dahilinde oluşuna, yasallığına, süreçselliğine (sünetullah), varlığın mucize/oluş halinde olmasına dayanıyor.  Aslında, beşeri irade, maddî şartlarla, maddî şartların açtığı veya sezdirdiği imkanlarla alış veriş içindeki ilahi iradeye dayanıyor. İlahi irade, bir tarihsel güç gibi görünüyor. Mehmet Akif umudu güven verici bir rehavet kaynağı olarak düşünmüyor bu yüzden; umut bir niyettir, cihattır, sabırdır ve azimdir. Maddeye sığmaz, maddeyle alâkasız, gayrı maddî bir metafizik değil bu umut; hâlihazır maddî şartların içinde barındırdığı fakat henüz açığa çıkmamış, henüz kemale ermemiş imkân olarak, kuvve olarak; yaşanan anın karanlığının değil, aydınlığının metafiziği, ucu açık olanın metafiziği..  İmkân, yani kuvve: “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?”

İstiklal Marşı’nda imgelerin işlevi, “geleceği hatırlamak”tır, “görevi hatırlamak”tır. Bir ‘imkân’ın ışığını parıldatır. Umut, bir şeyin iyi bir neticeye varacağına kanaat getirmek değil; bir şeyin, neticesi ne olursa olsun anlamlı olduğundan emin bulunmaktır: “Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” ve “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

Koşullar  ne olursa olsun, netice ne olursa olsun illa umut… Güvenliğin, barışın, adaletin sağlanacağına dair inancımız/umudumuz var, bu değerlerin kendisine hala umut besleyebilir, bu değerlerden vazgeçmeyebiliriz. Bu anlamda Mehmet Akif umudu ahlaki bir yönelim olarak ele alıyor.. Hayatın, insan ilişkilerinin, dünyanın, daha iyi, daha adil, daha özgür olması gerektiği ideali, ahlâk dediğimiz şey, bunun İslam’ın esası olduğunu söylüyor. İyilik ekseninde her türlü türlü biçimlenmeye açığız: “Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet / Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal!”

İstiklal Marşı’yla korkudan umuda yönelmek.. Umut, iyimserlikten farklı olarak aktiftir; umut, iradeye yakıt verir. Umut, “keşke”nin değil “eğer”in peşindedir, ‘imkân’ın peşindedir: “Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda”